Beraber Yaşamak

Saat 03:30. Siirt’teyiz. İmsak vaktinin girmesi ile sahurumuzu da tamamlamış olduk. Hatta bir yarım saat de geçti. Buralar bölge itibariyle çok sıcak. Aylardan Haziran ve ya camlar kapılar açık ya da bizzat balkonda yatıyoruz. Karşı apartman ise çok yakın. Balkonlarımız birbirine bakıyor. Bu saatte uyumaya çalışırken karşıdan bangır bangır bir çocuk programı sesi yükseliyor. Son ses. Ebeveynler de arada eşlik ediyor. Saçma sözlü çocuk şarkılarına eşlik eden koca koca insan sesleri. İyice asap bozucu. Son bulur herhalde diye düşünüyorum. Yarın hafta sonu falan da değil. Gerçi öyle olsa da birşey değişmez ya. Bu asap bozucu gürültü bir türlü bitmiyor. Televizyonun sesinin yüksekliğinden bağırarak iletişim kuruyorlar. Dayanamıyor, sesleniyorum balkondan. Bulundukları ortam öyle gürültülü ki duyamıyorlar elbette. Bende insanları rahatsız etmek istemiyorum zira hedefimdeki gürültülü kattan değil ama ışıkları açık alt kattan bana bakanlar var. Sesle hem başkalarına zarar vereceğim hem de hedefime ulaşamayacağımı düşünerek başka bir yola gidiyorum. İçeride pek sevdiğim 900 lümen gücünde Olight fenerim var. Alıyorum onu, çaresizce ve üzülerek karşı balkona tutuyorum. Yanıp sönen “çakar” benzeri bir özelliği de var fenerimin. Farkediyorlar. Balkondan atletli bir adam başını uzatıyor. “Televizyonunuzun sesi çok yüksek. Uyumaya çalışıyoruz. Sesini kısar mısınız?” diyorum. “Çocukların yemek yemesi lazım, ondan açtık” diyor. Eee? Peki o zaman mı demeliyim? Bu mazeret durumu makul bir hale mi getiriyor? “İşe gideceğiz, uyumaya çalışıyoruz, sesini kısar mısınız?” diyorum tekrar. Çok daha kötü senaryolara hazırlıklıyım aslında ve yaşadığım deneyimlerden ötürü de bir parça umutsuzum ama karşı taraf “peki” diyor ve bende “teşekkür ederim” diyorum. Böylece gecenin sabaha döndüğü bu vakitte sokağımızı dolduran gürültü nihayet sonlanıyor.

Neden başkalarını rahatsız edebileceğimiz ihtimalini değerlendiren bir ön süzgeç çalıştırarak yaşayamıyoruz? Ben öyle yaşamaya gayret ediyorum (fazlaca uyarılmadığıma göre çok da başarısız değilim herhalde. Bunu benim dışımdakiler değerlendirmeli) ama toplumda azımsanmayacak bir kitle neden bu kadar umursamaz davranabiliyor? Gecenin bir yarısı son ses televizyon izlenmeyeceği konusunun mevzubahis edilmesi abes değil mi? Beraber yaşamaya dair çokça böyle nezaketsiz durumun içinde buluyorum kendimi. (Hiç gitmediğim için belki de hayli yanılıyorum ama) Japonya’da yaşamak istiyorum ben diye isyan ediyorum kendi kendime.

Bu konularda belki ben fazla hassasım. Bilemiyorum.

Mesela bugün başhekimimizin yanında otururken bir şoför bey geldi. “Müsait misiniz?” dedi. Bir konu görüştüğümüz için, “beş dakika sonra görüşelim mi” dedi başhekim. “Bi’ imza atacaksın” diyerek şoför başhekimin masasının yanına geldi elindeki kağıtla. İsteği makul de olabilir. Ama beş dakika sonra denmesine rağmen ısrarı bile beni hafifçe germişken, ikinci tekil şahıs ile, sen ile (atacaksın) hitap etmesi kulağımı öyle tırmaladı ki! Çok rahatsız oluyorum. Saygısızlık gibi geliyor bana. Konu doğrudan benimle ilgili olmadığı için onlar imza işi ile uğraşırken rahatsızlığım üzerine düşünüyorum. Şoförü şahsen tanımıyorum. Yöre insanı mı, bizim gibi dışarıdan mı bilmiyorum. Ama buralardan ise, Türkçeyi sonradan öğrenmiş ise, yahut eğitim seviyesiden dolayı sen ve siz hitabı arasındaki ayrımdan bihaber olabilir, kötü niyet içermeden dikkat etmemiş olabilir diye düşünüyorum. Rahatsızlığımı yok etmiyor ama hafifletiyor.

Son yıllarda hepimizin cebinde akıllı telefonlar var. Cep telefonları fiziksel evrimlerini dev antenli takozlar, boyutları küçülerek prestij kovalayan tuşlular ve tekrar dev ekranları ile beğeni kazanan sosyal medya çağı telefonları gibi bir daireden geçtiler. Son iki yıldır sinemaya gidip de insanları uyarmak zorunda kalmadığım seyir sayısı o kadar az ki! Para vererek, karanlık bir ortama girmişiz. Hepimiz salondaki yegane ışığa ve esere yönelmişiz. Ve sinema bir “görsel” sanat örneği. Böyle bir ortamda devasa telefonların ekranları (ve ne hikmetse neredeyse tam parlaklıkta ayarlı olur bunlar) hayli dikkat dağıtıcı ve rahatsız edici oluyor. Şayet koltuk iyice yakınsa ne yaptığı dahi görünüyor. Bazen boş boş sadece ekranlar arasında tespih sallarcasına geziniyor. Herhangi bir bildirim gelmemişken iki dakikada bir facebook timeline’ını aşağı sündürüp yeniliyor, whatsapp’ta gruplara girip çıkıyor… Her ne yapıyorsa artık. Şayet bu kadar önemli bir işin var ise hem kendine hem bize neden zulmediyorsun. Filmi beğenmediysen çıksan daha hayırlı değil mi? Ömür zannettiğin kadar uzun değil. Zaman kıymetli. Sıkıntıdan refresh’lerden refresh beğeneceğine çık ve kendine daha kaliteli zaman ayır. Bizi de üzme be kardeşim. Telefonların sesini kısın, ekranları kapatın diye de kamu spotu koyulmasın fragmanlardan önce. Gerek kalmasın… Olmaz mı?

Metroda kulaklıktan taşan müziğini tüm vagona servis edenler, içtiği sigara dumanını üzerinize üzerinize üfleyenler, ortak kamusal alanlarımıza izmarit, pet şişe ve her nevi çöp atanlar, toplu taşıma araçlarında bacaklarını açıp oturup, yanındakinin alanını taciz edenler ve daha niceleri…(Aklıma geldikçe, yaşadıkça buraya ekleyip, sanal bir rahatlama yakalam niyetindeyim.)

Beraber yaşamayı öğrenmek, başkasına rahatsızlık vermeme düsturu ile hareket etmek bu kadar zor olmamalı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s